Osmanlılarda Vakıf Sistemi

2010-07-16 20:03:00

Osmanlılarda Vakıf Sistemi
Osmanlı Devleti'nde toplumun bazı ihtiyaçlarının karşılanması zenginlerin kurdukları vakıflara bıra­kılmıştı. Kişilerin sahip oldukları mallarının tama­mını veya bir kısmını halkın yararına sunmasına vakıf denir.
Tarihin seyri içinde vakıflar sosyal, ekonomik, eği­tim, sağlık, sanat, mimari, ulaşım ve bayındırlık alanında önemli rol oynamıştır. Osmanlı Devle­ti'nde başta padişahlar olmak üzere hanedan üye­leri, yüksek dereceli devlet görevlileri çeşitli vesile­lerle vakıflar kurmuşlardır. Böylece devlet birçok hizmeti para harcamadan yerine getirebilmiştir.
Va­kıflar yoluyla:
Fethedilen topraklarda Türklere yerleşme imkânı sağlanmıştır.
Anadolu ve Rumeli'deki şehir, kasaba ve köyle­rin büyümesi ve bayındır hale getirilmesinde büyük rol oynamıştır. Kurulan imaret, medrese, cami, mescit vb. yapılarla belde ve semtlerin oluşması sağlanmıştır.
Devletin egemen olduğu bölgelerde ulaşım, ha­berleşme ve taşımacılık alanlarında canlı bir hayatın oluşması için yol yapımında vakıflar çalışmalar yapmıştır. Ayrıca yollar kervansa­raylar ve hanlarla desteklenmiştir.
Vakıflar, bütün eğitim ve sağlık kurumlarının fi­nansmanı için en önemli kaynak olmuştur.
Taşınmaz malların vakfedilmesiyle bir yandan tesis edilen kurumların gelirleri karşılanmış bir yandan da bu nakit fonları dönemlerinin kredi kaynağı olarak kullanılmıştır. Vakıflar, devletin askeri yükünü de hafifletmiştir.
Vakıflar ticaret hayatının gelişmesi, Kolaylaş­ması, ortak giderlerin karşılanmasında ve sos­yal yardımlaşmada etkili olmuştur.
Yönetim ve adalet teşkilatındaki bozulmalara para­lel olarak vakıflar da etkinliklerini kaybetmeye baş­lamıştır. II. Mahmut tarafından 1836'da Evkaf Ne­zareti kurularak bütün vakıflar bu bakanlığa bağ­lanmıştır.

MERKEZ TEŞKİLATINDA MEYDANA GELEN DEĞİŞİKLİKLER

18. Yüzyıldaki Değişiklikler
18. yüzyılda, merkez teşkilatında yer alan ku­rumlardan kaldırılan olmadı. Ancak bu kurumlarda görev yapan kişilerin niteliklerinde değişmeler ol­muştur:
Şehzadelerin sancaklarda tecrübe kazanmadan padişah olmaları etkinliklerini azalttı. Bu geliş­melerden sonra padişahlar, devlet işlerini sad­razamlara bırakmaya başladılar. 17. yüzyılın sonlarına doğru Divan'ın devlet yönetimindeki önemi azalmıştır.
I. Mahmut ve II. Osman zamanlarında Divan toplantıları kaldırıldı. Devlet işleri sadrazam ko­nağında görülmeye başlandı. Bu durum sadra­zamın gücünü artırmıştır.
18. yüzyılda Avrupa devletleriyle diplomatik ilişkilerin artması kalemiye sınıfının önemini ar­tırmıştır. Çünkü bu yüzyılda Osmanlı Devleti Batıdaki bazı kurumları alarak ıslahatlara giriş­miştir.

19. Yüzyıldaki Değişiklikler
19. yüzyılda bütün devlet kurumlarında önemli düzenlemeler yapıldı. Belli başlı bazı düzenleme­ler şunlardır:
II. Mahmut, merkez teşkilatının temel kurumu olan Divan-ı Hümayun'u kaldırarak Avrupa tar­zında bakanlıklar kurmuştur.
Yönetim, adalet ve askerlik işlerinin planlanma­sı ve yürütülmesi için Dar-ı Şuray-ı Babıali, Meclis-i Valay-ı Ahkam-ı Adliye gibi meclisler kurulmuştur.
Tanzimat Fermanı'yla başlayan dönemde yeni meclisler kurulmuştur.(1854’te Meclis’i Âli-i Tanzimat, 1868’te Şura-i Devlet - Danıştay-) dönemde padişahın yetkileri sınırlandırılmış ve kanunun üstünlüğü kabul edilmiştir.
Kara kuvvetleri komutanlığı durumunda seraskerlik oluşturuldu.
1876 yılında Kanun-i Esasi ilan edilerek Meşrutiyet yönetimine geçildi. Bu anayasa ile padi­şahın yanında halkın da yönetime katılması sağlandı. Meşrutiyet Dönemi'nde Meclis-i Mebusan ve Meclis-i Âyan adıyla iki tane meclis açıldı. Padişah eski yetkilerini devam ettirdi. II. Meşrutiyet'le (1908) Kanun-i Esasi yeniden uygulanma başlamıştır.
1912 yılından sonra siyasi partiler faaliyete geçti ve hükümetler kuruldu.

Taşra Teşkilatı

Kuruluş Devrinde devletin merkezleri sırasıy­la, Söğüt, Bilecik, Yenişehir, İznik, Bursa ve Edirne olmuştur. Sınırların genişlemesi sonucu yönetim yönünden eyaletler oluşturuldu. I. Murat döneminde Rumeli Beylerbeyliği, Yıldırım Beyazıt döneminde ise Anadolu beylerbeyliği oluşturuldu.
Anadolu Beylerbeyliği (Önce Ankara sonra Kütahya)
Rumeli Beylerbeyliği (Önce Edirne sonra Manastır)
Anadolu Beylerbeyliğinin merkezi Kütahya, Rumeli Beylerbeyliğinin merkezi Manastır idi. Stra­tejik öneminden dolayı Rumeli Beylerbeyliği daha üstündür. Beylerbeylik değişik sancaklardan oluş­maktaydı.
Sancaklar, Kazalardan
Kazalar, Kasaba, Köylerden meydana geliyordu.
Bu taksimat sadece idari değil, aynı zamanda askeri idi.

Osmanlı Devleti'nde Taşra Teşkilatı Üç Bölüm­den Meydana Gelmiştir:
Merkeze Bağlı Eyaletler (Salyanesiz Eyaletler)
Dirlik sisteminin uygulandığı eyaletlerdir. Bu eya­letler dirliklere ayrılır, maaş karşılığı asker ve görevlilere verilir, "yıllıksız eyaletler" de denilen bu eyaletler, XVI. yüzyılda Rumeli, Bosna. Temaşvar, Budin, Eğri, Anadolu, Zülkadriye, Trab­zon, Şam, Halep, Hakka, Diyarbakır, Van, Kars. Kıbrıs ve Kefe eyaletlerinden oluşuyordu.
Özel Yönetimi Olan Eyaletler (Salyaneli Eyaletler)
Bunların gelirleri dirliklere bölünmez, vali ve as­kerlere belli bir maaş verilirdi. Bu tür eyaletlere salyaneli (yıllıklı) denirdi. Salyaneli eyaletlerin geliri iltizama verilirdi. Bu eyaletlerden alınacak belli miktardaki verginin devlet hazinesine yatı­rılmasına iltizam, açık arttırmayla vergileri top­lamaya hak kazanan kişiye mültezim denirdi. Mültezim devlete verdiği peşin vergiyi, salyaneli eyaletlerden kendisi toplardı. Trablusgarp. Tunus, Cezayir, Mısır, Bağdat, Yemen ve Ha­beş eyaletlerinde bu sistem uygulanmıştır.
İmtiyazlı Eyaletler
Bunlar içişlerinde serbest olup, siyaset bakı­mından Osmanlı Devleti'ne bağlıydılar. Yöneti­cileri padişah tarafından bölgenin ileri gelenleri arasından atanırdı. Kırım Hanlı­ğı, Eflak, Boğdan, Erdel ve Hicaz, Rakuza ve Sakız cumhuriyetleri bu statüye dahildi. Yıllık belli bir miktar vergi verirlerdi. Savaş zamanı yardımcı kuvvet olarak asker göndermek ile yükümlüydüler.
Kırım Hanlığı ve Hicaz Emirliği vergi vermezdi. Hicaz emirliği şerif adı verilen peygamber soyundan gelen kişilerce yönetilirdi. Hicaz emirliğinin savaş zamanı asker gönderme yükümlüğü yoktu.

Beylerbeylik: Başında o bölgenin en yüksek askeri ve mülki otoritesini elinde bulunduran Beyler­beyi bulunurdu. Has adı verilen en geniş topraklar tımar olarak verilirdi. Sefere çıkarken Eyâlet deni­len beylerbeyi mıntıkasındaki, bütün Sancak Beyle­rini ve Tımarlı Sipahilerini yanma alıp istenilen yer­de orduya katılırdı. Beylerbeylerinin kendilerine bağlı diğer idari birimler üzerine geniş yetkisi yoktu. Sadece teftiş yaparlardı. Beylerbeyi merkez sanca­ğının idaresinden sorumlu idi.
Sancaklar: Başında Sancak Beyleri bulunur­du. Adli işlere bakan birde kadı bulunurdu.Sancakların idari, mülki ve asayiş işlerinden so­rumlu idi. Sancak Beyi bir şehzade ise yetkileri da­ha geniş olurdu.
Sancak Beyi herhangi bir savaş halinde, san­cağı içindeki tımarlı sipahileri toplayarak Beylerbe­yinin komutasına girerdi.
Kazalar: Başında Kadılar, Alay Beyleri ve Su­başılar bulunurdu. Güvenlik işlerinden Subaşılar so­rumlu idiler. Taşra yönetiminde Kadı, her türlü idari işlemi yargı denetimin de tutan önemli bir görevli idi.
Kadıların Görevleri:
İslam hukukunu uygularlar, kişiler arasında­ki anlaşmazlıkları çözümlerler.
Miras, ticaret ve nikah işlemlerini karara bağlardı.(Noterlik hizmeti yapardı.)
Vergilerin toplanması ve bunların hazineye aktarılmasını sağlardı.
Görev bölgesinde denetim yapardı.
Merkezden gönderilen emirler halka duyu­rur, halkın şikayetlerini de Divana iletirdi.

Köy: Osmanlı Devleti'nde en küçük yerleşme yeridir. Köyün önderi imam veya köy kethüdası idi. Toplanma merkezi ise cami idi. Yönetici seçimle belirlenir ve Kadı’nın ataması ile gerçekleşirdi.

Taşra Yönetimindeki Diğer Görevliler

Taşra yönetimindeki beylerbeyi veya sancakbeyi kadı ikilisinin yönetimi altında halkın sosyal ve ekonomik faaliyetlerinin yürütülmesi için birçok gö­revli bulunuyordu. Padişah tarafından görevlendiri­len bu kişiler hazineden maaş almazlar, reayadan gördükleri hizmete karşılık kanunlarda belirtilen vergi, resim ve harçları alırlardı. Böylece resimler toplanır ve verginin alınmasına neden olan görev­ler yerine getirilirdi. Taşrada Muhtesip, Kapan Emin­leri, Beytülmal Emini ve Gümrük Eminleri gibi gö­revliler bulunuyordu.


Mahalli Teşkilat

Devlete bağlı halkın kendi beldesindeki düzen ve hizmetlerin yerine getirilebilmesi, ortaklaşa harcamaların gerçekleştirilebilmesi ve daha önemlisi bi­reylerin devlet karşısındaki iradesinin belirlenebilmesi için mahalli örgütler kurulmuştur.
Mahalle ve Köy Teşkilâtı
Mahalle ve köy teşkilatında en önemli görevliler; Mahalle imamı ve Yiğitbaşı idi. Mahalle imamı, hü­kümetin temsilcisi sayılır ve padişahın emirlerini halka duyururdu. Yiğitbaşı, mahalle halkı tarafın­dan seçilir ve mahallede güvenliği sağlardı.
Esnaf Teşkilâtı
Osmanlı Devleti'nde esnaflar, lonca adı verilen teşkilata bağlıydı. Her esnaf bir loncaya üye olur, loncanın denetimi ve koruması altında bulunurdu. XIII ve XIV. yüzyıllarda Ahi teşkilatı olarak kurulan bu teşkilat, Osmanlılarda lonca adını almıştır. Her loncada yaşlılardan meydana gelen bir kurul bulunurdu ve en yaşlısına şeyh denilirdi. Loncanın işleri şeyhin yardımcısı konumundaki kethüda tarafından yürütülürdü. Lonca ustalardan oluşurdu. Şeyh çıraklık ve ustalık törenlerini yönetir, cezaların uygulanmasını sağlardı. Her loncada mesleği çok iyi bilen fiyat tespitinde yardımcı olan iki uzman (ehl-i ibre) vardı.

Loncanın Görevleri:
Üye sayısını, malların kalitesini belirlemek.
Esnaf hükümet ilişkilerini düzenlemek.
Üyelerin zararını karşılamak, kredi vermek
Çalışamayacak durumdaki üyeleri korumak.

Cemaat idareleri
Osmanlı Devleti'nde cemaat kavramı Hıristiyan. Er­meni ve Musevi topluluklar için kullanılıyordu. Bu cemaatlere mensup olan kişiler, ibadetlerini ser­bestçe yapar, istediği işle uğraşır, kendi dinlerine ve dillerine uygun eğitim yaparlardı.
Bu cemaatler dini kuruluşlar etrafında birleşmiştir. Devletle Hıristiyan halkın ilişkilerini düzenlemek için Fatih Döneminden itibaren Fener Patrikhanesi ve Patrik görevlendirilmiştir. Aynı şekilde Ermeni ve Yahudi Hahambaşılar da kendi cemaatlerinin tem­silcisiydi.
Cemaatler; evlenme ve boşanma konusunda ta­mamen kendi kurallarını uygular, ceza hukukunda ise. kadıların kararlarına uyarlardı.
Taşra Teşkilatında Meydana Gelen Değişiklikler

18. Yüzyıldaki Değişmeler
17. yüzyıldan itibaren taşra teşkilatı, giderek eski özelliklerini kaybetmeye başladı. Bu deği­şiklik önce taşradaki yöneticilerde görülmüştür. Eyalet ve sancaklara gönderilen idareciler yer­lerine gitmeyerek vekiller (mütesellim) tayin ettiler. Bu ne­denle 18. yüzyılda ortaya çıkan ayanlar güç­lenmeye merkezi yönetimle çatışmaya ve karşı gelmeye başlamıştır.
İltizam usulü yaygınlaşmıştır. Bu uygulamanın sonucunda tımar sistemi ve tımarlı sipahiler iş­levini kaybetmiştir. Bu durum eyaletlerde ve sancaklarda güvenliğin bozulmasına neden ol­muştur.
Tımar sisteminin bozulmasına paralel olarak topraklar boş kaldı, üretim azaldı, ekonomik sorunlar ortaya çıktı. Ayrıca eyalet ordusu öne­mini yitirmiştir.

19. Yüzyıldaki Değişmeler
II. Mahmut, merkezi otoriteyi güçlendirme yolu­na gitti. Ayanların merkeze olan bağlılıklarını artırmak için onlarla "Sened-i İttifak" denilen belgeyi imzaladı (1808). Ancak bu belge padi­şahın yetkilerini sınırladığı gibi ayanların varlı­ğını da meşrulaştırmıştır.
II. Mahmut, Yeniçeri Ocağı'nı kaldırdıktan son­ra yönetime tam olarak hakim olmuş ve ayanlık sistemini ortadan kaldırmıştır.
Mahalle ve köylerde muhtarlık oluşturuldu.
Tanzimat Dönemi'nde iltizam usulü kaldırılmıştır. Güvenlik için zaptiye teşkilatı kuruldu. Eyaletlerde Büyük Meclis denilen meclisler kuruldu. Sonradan bu meclis Eyalet meclisi adını almıştır.
1864'te Vilayet Nizamnamesi çıkarılarak vilayet, liva (sancak), köy birimlerine ayrıldı. 1871 yılında köy ile kaza arasında nahiyeler kuruldu. Sancaklarda mutasarrıflar, kazalarda kaymakamlar yönetici oldular. Nahiyelerin başına seçimle gelen Nahiye müdürü getirilmesi kararlaştırıldı.

 

İdari Birim
Yönetici
Asayiş
Adalet
Eyalet

Beylerbeyi
Subaşı
Kadı
Sancak
Sancak Beyi
Subaşı
Kadı
Kaza
Kadı
Subaşı
Kadı
Köy
İmam veya
Köy Kethüdası
Yiğitbaşı
Kadı Naibi
 


Toprak Yönetimi:
Daha önceleri Türk-İslâm devletlerinde olduğu gibi Osmanlı Devleti'nde de toprak üç birime ayrılmıştı.


Mülk Arazi: Osmanlı devletinde halkın elinde bulunan tamamen halka ait topraklardı. Bu tür topraklar ikiye ayrılırdı:
Öşür Topraklar: Fetih sırasında Müslüman­lara ait olan veya ele geçirildiğinde Müslümanlara verilmiş olan topraklardır. Bu topraklar sahiplerinin mülkü olup, istedikleri gibi tasarruf edebilirlerdi. Bu mal sahipleri öldükleri zaman öldüklerinde toprakla­rı varislerine kalabiliyordu. Devlet bu toprak sahip­lerinden toprak üretim vergisi olan öşür (onda bir oranında alınan vergi) alırdı.
Haraci Topraklar: Fetih sırasında Müslüman olmayan yerli halkın ellerinde "mülk" olarak bırakı­lan topraklardır. Bu şekildeki topraklarda öşrü top­raklar gibi sahipleri tarafından şahsi tasarrufa açık­tı. Miras bırakabilirdi. Yalnız bu topraklardan alınan vergi biraz farklıydı. Haraci topraklardan iki türlü vergi alınırdı.
Harac-ı Mukaseme: Toprağın verimine göre alman üretim vergisidir.
Harac-ı Muvazzaf: Arazinin yüzölçümüne göre alman vergidir.

Vakıf Arazileri: gelirleri cami, medrese, hastane, imarethane, han ve hamam gibi topluma hizmet veren kuruluşların masrafları için ayrılmış arazilerdir. Vakıf arazilerinin alınıp satılması kesinlikle yasak olup vergiden muaf tutulmuşlardır. Vakıf topraklar üzerinde çalışan halk, arazisi hangi vakfa ayrılmışsa öşür vergisini o vak­fın yöneticisine veriyordu

Miri (Emiri) Arazi : Memleketteki toprakların büyük bir kısmı bu topraklardır. Bu topraklar devle­te ait topraklardır. Bunlar devletin olmakla beraber, ekip-biçmek ve boş bırakılmamak şartıyla yine eski sahipleri üzerinde bırakılıyordu. Kendilerine arazi verilenler, şartlara uyarak, o toprağı ekip biçerler ve öldükleri zaman bu yerler vergisini vermek sure­tiyle çocuklarına kalırdı. Ancak bu topraklar onu iş­leyenlerin özel mülkü olmadığı için alınıp-satılamaz, vakıf yapılamaz ve hibe edilemezdi.
Miri arazi çok çeşitlere ayrılmış olup, bazı önemlileri kısaca şöyledir:
Havass-ı Hümayun : Bu toprakların geliri devlet hazinesine giderdi. Bu toprakların bir kısmı doğrudan padişaha ait olup geliri ise Hazineye gi­derdi.
Paşmaklık : Padişahların kızlarına, anneleri­ne ve ailelerine ayrılan topraklardır.
Malikane : Devlet adamlarına hizmetleri se­bebiyle mülk olarak verilen topraklardır. Bu toprak­ların mülkiyeti şahıslara aitti. Ancak tasarruf yetkisi devletin olup, istediği kimseye verirdi.
Yurtluk : Sınır boylarını bekleyen asker ailelerine verilirdi. Fetih sırasında bazı komutanların hizmetlerine karşılık olmak üzere verilen topraklar­dı. Yurtluk herhangi bir yerin gelirinin hayatta oldu­ğu sürece bir kimseye verilmesidir.
Ocaklık : Bu hakka sahip olanlar, öldüklerin­de miras hakkı söz konusu olan topraklar idi. Kale muhafızlarına ve tersane giderlerine ayrılmıştır.
Mukataa : Gelirleri doğrudan hazineye ayrılan topraklardı.

Dirlik Toprakları : Belli hizmet karşılığı devlet adamlarına ve görevlilere verilen topraklardır. Üç kısma ayrılmıştır.
Has : Yıllık geliri yüz bin akçeden fazla olan dirliklerdir. Haslar padişahlara, vezirlere, divan üyelerine, şehzadele­re, beylerbeylerine, sancak beylerine verilirdi. Has sahipleri dirliklerinin gelirine göre silahlı ve her an savaşa hazır cebelu beslerdi.
Zeamet : Yıllık yirmi bin ile yüz bin akçe geli­ri olan topraklardır. Orta dereceli devlet memurlarına, kadılara, hazine ve tımar defterdarına, alay beylerine,kethüdalara, kale komutanlarına ve divan katiplerine verilirdi. Zeamat sahipleri ilk yirmi bin akçe hariç sonraki her beş bin akçe için bir cebelu beslerdi.
Tımar : Yıllık geliri üç bin ile yirmi bin akçe arasında olan dirliklerdir. Bunlar geçimlerini sağla­mak ve hizmetlerine ait masrafları karşılamak üze­re bir kısım asker ve memurlara tahsis edilen top­raklardı. Tımar sahipleri gelirlerinin üç bin akçesini geçimleri için ayırırdı. Buna kılıç tımarı denirdi. Geri kalan her üç bin akçe için bir cebelü beslerlerdi.Tımar toprakları üç kısma ayrılmıştır.
Mustahfaz tımarı : Camii imam ve Hatiplerine verilirdi.
Eşkinci tımarı : Savaşta yararlılık gösteren­lere verilirdi.
Hizmet Tımarı : Saray da çalışanlara verilirdi.

Dirlik Sisteminin Amaçları:
Topraktan daha iyi yararlanma
Devlet gelirlerini arttırma
Üretimde sürekliliği sağlama
Devlete masrafsız asker besleme
Ülkenin, Tımar bulunan bölgelerinde devlet otoritesini sağlama.
Vergilerin toplanmasını kolaylaştırma
Halkın ezilmesini önleme
Ülkeyi bayındır hale getirme
Ekonomik ve sosyal hayatı düzenleme.

Miri araziyi ekip biçen halka ve köylüye reaya denirdi. Bunlar vergileri, devlet o yeri hizmet karşılı­ğı kime vermişse ona ödüyorlardı. Dirlik sahiplerine de sipahi denirdi. Reaya toprağı ekip biçmek ve ba­kımıyla yükümlüydü.
Tımar rejimi içinde Tımar sahiplerinin ve rea­yanın hakları karşılıklı olarak düzenlenmiştir. Hiçbir zaman reayanın toprağı bırakıp gitmesine tımar sahibi izin vermezdi. Sipahi'nin çift bozan denilen bir tür tazminat vergisi alma hakkı vardı. Bunun yanın­da haksızlığa uğrayan köylünün de şikayet hakkı vardı. Eğer sipahi haksızsa hakkında işlem yapılır, dirliği elinden alınırdı.
Kuruluş ve Yükselme Dönemleri'nde tımar sis­temi iyi işlemiştir. Sefer esası üzerine kurulan bu sis­tem:
Savaşların uzaması.
Tımarların belli kimselerin elinde toplanması
Tımarların iltizama verilmesi
Tımarların rüşvet ve iltimasla satılması gibi nedenlerden dolayı bozulmuş II. Mahmut devrinde de kaldırılmıştır.

İltizam Sistemi
Osmanlı Devleti'nde tımar sistemi içine yerleştirilemeyen faaliyetlerin gerektirdiği parayı sağlayabil­mek için tımar sistemi yanında bir de iltizam usulü uygulanıyordu. XVI. yüzyılda bazı eyaletlerin ver­gilerinin açık artırma yoluyla belirli bir bedel karşılı­ğı peşin olarak mültezim adı verilen kişilere bırakıl­masına iltizam denir.
XVI. yüzyılda sınırların genişlemesi sonucu devle­tin giderleri arttı, uzak bölgelerdeki toprakların ver­gilerinin toplanması zorlaştı. Böylece uzak eyalet­lerde tımar sistemi yerine iltizam sistemi uygulandı. Bu sistem ilk defa Kanuni zamanında, Sadrazam Rüstem Paşa tarafından uygulandı. Devlet, uzak bölgelerin vergi gelirlerini açık artırmayla nakit ola­rak satmış, eyaletlerdeki askerler ve yöneticilerin maaşlarını ödemiştir. Mültezim, tımar sahibi gibi vergiye konu olan faaliyeti yapan zümreleri ve böl­geyi yöneten kişiydi. Dirlik sahibinin hakları mülte­zime de tanınmıştı. Merkezi idarenin zayıflamasıy­la, eyaletlerde asker yetiştirilmemiş ve halktan faz­la vergi alınarak reaya zor duruma düşürülmüştür.

Tarım
Osmanlı toplumunda ekonominin en önemli kolu tarımdı. Tarım politikasını belirleyen en önemli uy­gulama tımar sistemiydi. Bu sistemde toprağın mülkiyeti devlete, işleme görevi köylüye, vergisi si­pahiye aitti. Köylü, toprağı sürekli işleme ve miras bırakma hakkını devam ettirebilmek için bazı yü­kümlülükleri yerine getirmek zorundaydı:
Sebepsiz olarak toprağını terk edemezdi.
Öşür ve diğer vergileri sipahiye ödemek zo­rundaydı.
Toprağını sebepsiz olarak üç yıl üst üste boş bırakamazdı. Eğer bırakırsa toprak ken­disinden alınırdı.
Bu yükümlülüklere karşı devlet de halkın güvenliği­ni korumak ve düzeni sağlamakla görevliydi. Vergi­yi toplamakla görevli olan sipahinin de reayaya karşı yükümlülükleri vardı:
Üretimin devamlılığını sağlama.
Reayanın vergilerini toplama.
Cebelu denilen asker yetiştirme.
Asker toplama.
Asayiş ve düzeni sağlama.
Bayındırlık faaliyetlerini yapma.

Geniş topraklar, çeşitli iklim özelliklerinin varlığı ve toprak yönetiminin iyi olması nedeniyle tarımsal üretim yüksekti. Ürün fazlası Akdeniz ülkelerine sa­tılarak önemli gelir sağlanmıştır.

Hayvancılık
Hayvancılık tarım ekonomisinin ve genel ekonomi­nin önemli unsurlarından biridir. Osmanlı Dönemi'nin teknolojik seviyesi içinde hayvan, ulaşım ve üretimin en önemli güç kaynağı idi. Hayvancılık, daha çok Doğu.,Orta ve Batı Anadolu'daki göçebe­ler tarafından yapılmaktaydı. Adet-i ağnam adıyla önemli bir miktar teşkil eden hayvanlar için vergi toplanıyordu. Bursa'da ipek, Ankara'da tiftik, Sela­nik'te çuha, Bulgaristan'da aba üretimi hayvancılı­ğı önemli sanayilerin hammadde kaynağı durumu­na getirmiştir. Osmanlı Devleti'nde hayvancılığın gelişmesinde, boy ve Türkmen geleneklerinin yanı sıra ülkenin coğrafi koşullarının da etkisi olmuştur.

Sanayi
Esnaf Teşkilatı: Esnaf ve zanaatkârların çalışma ve pazar sorunlarını çözmek, mesleğe yeni ele­man yetiştirmek amacıyla lonca teşkilatı kurulmuştur. Osmanlı şehirlerindeki loncalar, ekonomik ha­yatın temeli durumundaydı. Loncaların dışında, esnaflık ve zanaatkârlık yapmak mümkün değildi. Loncalar, devletçe belirlenen kurallara uymak zo­rundaydı.
XVI. yüzyıla kadar Müslüman ve Hıristiyan esnaflar aynı loncaya üye olabilirken, daha sonra loncalar ayrıldı.
Loncaların Başlıca Görevleri
Ürünlerin kaliteli yapılmasını sağlamak ve fiyatları belirlemek
Esnafla hükümet arasında ilişkileri düzenle­mek
Üyelerinin zararlarını karşılamak ve kredi sağlamak
Halka mesleki eğitim vermek
Kendi aralarında iyi bir dayanışma sağlayan lonca yöneticileri, esnaf birliğinin sorunları kadar belde­nin sorunlarıyla da ilgileniyorlardı. Bu teşkilat halka mesleki eğitim vermeyi de ihmal etmemiştir.

Ticaret
Osmanlı Devleti'nin ilk dönemlerinde en önemli ti­caret merkezi Bursa idi. Fatih Dönemi'nde ülke sı­nırlarının genişlemesiyle birlikte ticaret de gelişti. Karadeniz kıyılarında Amasra ve Trabzon fethedil­miş, buralar önemli ticaret merkezleri haline gel­miştir.
XV. ve XVI. yüzyıllarda, Türk tüccarları uluslarara­sı ticaret faaliyetlerinde görülmeye başlamıştır.
XVI. yüzyılda Bursa, istanbul, Kahire, Halep, Kefe, Edirne ve Selanik önemli ticaret merkezleriydi.
ipek ve Baharat Yollarıyla gelen mallar, Türk tüc­carları tarafından Avrupa'ya nakledilirdi. Karadan yapılan ticaret, kervanlarla gerçekleştiriliyordu. Ti­caret devlet tarafından teşvik edilir ve ticaret eş­yasından alınan vergiler son derece düşük tutu­lurdu.

Hukuk
Osmanlı Devleti'nin İlk Yıllarında Hukuk
İlk dönemlerde yazılı bir hukuk olmadığından hu­kuksal anlaşmazlıklar töre ve geleneklere göre çö­zümleniyordu. Ayrıca Türkiye Selçuklularının hu­kuki uygulamaları da devam ettirilmiştir.
Osmanlı nüfusunun artması, topraklarının genişle­mesi her alanda olduğu gibi hukuk alanında da dü­zenlemelere yol açmıştır. Osmanlı Devleti fethetti­ği yerlerdeki halkın Osmanlı yönetimine uyum sağ­lamasını kolaylaştırmak amacıyla yürürlükteki ka­nunları bir süre kaldırmamıştır.

Osmanlı Hukuku'nun Temelleri
Osmanlı Devleti'nde hukuk; şer'i ve örfi hukuk ol­mak üzere iki temele dayanıyordu. Örfi hukukun şer'i hukuk kurallarına ters düşmemesine özen gösterilmiştir.

Osmanlı Hukukunun Gelişmesi
XV. yüzyılda Osmanlı hukuku gelişmeye başla­mıştır, ilk Osmanlı Kanunnamesi Fatih tarafından Kanunname-i Âli Osman adıyla düzenlendi. Fatih'ten sonraki padişahlar da kanunnameler yap­mışlardır. Bunların en meşhuru Kanuni Sultan Sü­leyman'ın kanunnamesidir. XV. ve XVI. yüzyıllarda Şeyhülislâmların verdiği fetvalar Şer'i hukukun ge­lişmesinde etkili olmuştur.

Osmanlı Devleti'nde Hukukun Uygulanışı
Osmanlı Devleti'nde bütün davalar Şer'i mahkeme­lerde çözümleniyordu. Mahkemelerde hâkim ola­rak kadılar görev yapıyordu. Kararlar Şer’iyye Sicillerine yazılırdı. Kadılar, Şer'i hukuk konularında karar veremediklerinde "Müftü"den fet­va isterlerdi. Mahkemeler herkese açıktı. Mahke­menin verdiği karan kabul etmeyenler bir üst mah­keme olan Divan-ı Hümayun'a müracaat ederlerdi. Burada verilen kararlar değiştirilemezdi. Kadıların yardımcıları (naipler) vardı. XVI. yüzyıl sonlarına kadar toprak kadılığı adıyla seyyar kadı­lar vardı. Soruşturmalar toprak kadıları tarafından yapılıyordu.

Kadıların Vazifeleri
İslam hukukunu uygularlar, kişiler arasında­ki anlaşmazlıkları çözümlerler.
Miras, ticaret ve nikâh işlemlerini karara bağlardı. (Noterlik hizmeti yapardı.)
Vergilerin toplanması ve bunların hazineye aktarılmasını sağlardı.
Görev bölgesinde denetim yapardı.
Merkezden gönderilen emirler halka duyu­rur, halkın şikâyetlerini de divana iletirdi.

Osmanlı Hukukunda Meydana Gelen Değişmeler
XIX yüzyılda Osmanlı hukukunda önemli değişiklikler olmuştur
Avrupa hukuk kuralları örnek alınmıştır.
Tanzimat Dönemi'nde, II.
Mahmut'un kurduğu Davalar Nezareti; Adliye Nezareti adını aldı (1870). Ticaret ve Temyiz Mahkemeleri kurul­du. Avrupa ile ilişkilerin yoğunlaşması üzerine maliye, hukuk, ticaret, ekonomi, eğitim ve idare alanlarında birçok kanun ve yönetmelik çıkarıl­dı. Ceza Kanunu (1840), Ticaret Kanunu (1850), Deniz Ticaret Kanunu (1868) ve yeni çıkan ka­nunları bildiren Düstur adlı dergi çıkarıldı (1865). Ahmet Cevdet Paşa'nın başkanlığında (Mecel­le adı verilen) İslâm hukukuna dayalı medeni kanun hazırlandı (1866 – 1878).

19. yüzyıl Osmanlı adalet teşkilatının en önem­li eksiği mahkemelerde birlik olmamasıydı. Bu mahkemeler dört kategoride incelenebilir: Niza­miye Mahkemeleri (Adliye nezaretine bağlı yeni mahkemeler), Konsolosluk Mahkemele­ri (Elçilik ve konsolosluklara bağlıydı, yabancıların davalarına bakardı, dolayısıyla Dışişleri Bakanlığı’na bağlıydı), Şer'i Mahkemeler (Şeyhülislama bağlı, Müslüman halkın evlenme, boşanma, miras v.b. gibi davalarına bakardı), Cemaat Mahkemeleri (Gayri Müslimlerin davalarına bakan mahkemeler, sadrazama bağlıydı).
 

7443
0
0
Yorum Yaz