6.ÜNITE ATATÜRK DÖNEMI TÜRK DIŞ POLITIKASI VE ATATÜRKÜN ÖLÜMÜ

2013-01-28 09:23:00

6.ÜNITE  ATATÜRK DÖNEMI TÜRK DIŞ POLITIKASI VE ATATÜRKÜN ÖLÜMÜ

YURTTA BARIŞ DÜNYADA BARIŞ 
Mustafa kemal yeni türk devletinin dış politikasını dış esaslara dayanan , barışçıl çözümlere öncelik veren , bağımsızlıktan ödün vermeyen , diğer  devletlerin iç işlerine  karışmaktan kaçınan ilkeler üzerine  inşa etmeye çalışmıştı. Yurtta barış dünyada barış . sözü tam da bu politikaya denk düşmektedir.  Savaşı , birinci derecede  başvurulacak bir yol olarak görmeyen Mustafa kemal bu konuda  şöyle demektedir : savaş zorunlu ve yaşamsal olmalı . gerçek görünüm şudur: ulusu  şavaşa götürünce vicdanımda ezinç duymamalıyım .  öldürenlere  karşı  ölmeyeceğiz  diye savaşa girebiliriz. Ulusun yaşamı tehlikeyle karşı karşıya kalmayınca savaş bir cinayettir. 
Mustafa kemal, 1930'da  kısa süre önce  savaş yaptığı Yunanistan ile dosluk antlaşması imzaladı . imza töreninde  bulunan yunan başbakanı venizelos ,  Mustafa kemal hakkında; çok büyük bir insan . hayatımda böylesine geniş görüşleri , böylesine  hükümet  yönetimini bilen b,ir ordu  komutanı görmedim . diyor ve  1934'te  onu Nobel barış  ödülüne aday gösteriyordu . UNESCO  genel kurulu da 1981'de atatürk'ün  100. doğum yılını bütün üye ülkelerde kutlama kararı aldı . bu kararların alınmasında onun barışa verdiği önemin payı büyüktür. 

Dış politikada yaşanan sorunlar 
1923- 1930 yılları arsında dış politikada yaşanan  sorunlar 
Bu süreçte dış politikada gündeme gelen   sorunların büyük bir bölümü lozan kanferansında çözülemeyen yeniden  soruna dönüşen konularla  ilgiliydi . 
Yabancı okullar sorunu 
Osmanlı devletinde kapitülasyonların kapsamının genişletilmesinden yararlanan  büyük devletler 19. yüzyıldan itibaren çeşitli adlar altında okullar açtılar.  Azınlıkların yaşadıkları bölgelerde açılan ve devlet  denetiminden uzak olan bu okullar azınlıkları kışkırtıp misyonerlik faaliyetleri yürüttüler . ulusal bütünlüğümüzü doğrudan tehdit eden   kurum işlevini üstlendiler. 
Lozan antlaşmasında bu olumsuzlukları nedeniyle türk hükümetine bağlanması doğrultusunda  karar alınması sağlandı .yabancı okulların faaliyetlerinin devam etmesi bazı şartlara bağlandı . cumhuriyet döneminde de lozan antlaşmasıyla elde ettiğimiz hakka dayanarak çıkarılan tevhid-i tedrisat kanunu ile  ülkede bulunan bütün okullar milli eğitim bakanlığına bağlandı.  1925 ve 1926 yılında  çıkarılan yasalarla yabancı okullarda Türkçe , tarih ve coğrafya derslerinin Türkçe olarak türk öğretmenler tarafından  okuması kararlaştırıldı . ayrıca bu okullarında milli eğitim bakanlığına bağlanması , türk müfettişler tarafından denetlenmesi , bu okullardaki dinsel simgelerin kaldırılması kararlaştırıldı . 
Bu kararlar Fransa başta olmak üzere  bazı devletlerin tepkilerine neden oldu . bazı okullarda bu kurala  uymayacaklarını açıkladılar. Türkiye'nin kararlı politikası devam edince  ve bu kurala uymak istemeyen okullar kapatılınca diğer okullarda bu kurala uymayı kabul ettiler. 
Türk hükümetinin , yabancı okullar  sorununu bir iç sorun olarak kabul etmesi 
Ve bu soruna ilişkin başka ülkelerle görüşmeyi bile iç işlerine müdahale olarak değerlendirip reddetmesi , aldığı kararı uygulaması , bağımsızlığından ödün vermeme konusunda  kararlı olduğunun göstergesidir. 
Nüfus değişimi sorunu 
Lozan görüşmelerinde Türkiye ile Yunanistan arasında  nüfus mübadelesi kararlaştırılmıştı .  fakat daha sonra bu değişimin hangi şartlarda gerçekleştirileceği konusunda anlaşmazlık ortaya çıktı. Yunanistan istanbul'da daha fazla rum nüfus bırakmak istiyordu . sorun birleşmiş milletlere götürüldüğü halde çözümlenemedi. Yunanistan batı trakya'da yaşayan Türklerin mal varlığına el koydu. Buna karşılık Türkiye de Istanbul da yaşayan Rumların mal  varlığına el koyarak misilleme yaptı. Hatta iki taraf arasında yeni bir savaş durumu ortaya çıktı . Mustafa kemel ve başbakan  venizelos'un arasında başlayan görüşmeler sonucunda sorun 1930'da çözüme kavuşturuldu . 
Nüfus değişimi sorununun barışçıl yöntemle çözümlenmesi Türkiye ile Yunanistan arasındaki  ilişkilerin dostluk ve işbirliği çerçevesinde gelişmesini sağladı .  iki ülke arasındaki yakınlaşma 1950'li yıllarda Kıbrıs sorununun gündeme gelmesine kadar sürdü. 
Irak sınırı ve Musul sorunu 
Musul ve çevresi ,  Osmanlı yönetiminde iken  Mondros ateşkes antlaşmasının imzalanmasından üç gün sonra Ingiliz birlikleri tarafından  işgal edilmişti . Musul , kurtuluş savaşı yıllarında  kabul edilen misakı milli sınırları içerisinde gösterildi.  Türk tarafı lozan görüşmeleri  sırasında  musulun türkiye'ye  verilemesi gerektiğini ileri sürdü . hatta burasının geleceğinin belirlenmesi amacıyla halk  oylamasına başvurulabileceğini dile getirdi . fakat Ingiliz temsilcisi lord  curzon , halkının çoğunluğunun okuma yazma bilmediği bu topraklarda böyle  bir yola başvurulamayacağını söyleyerek karşı çıktı. Sorun lozan da çözülemeyince sonraki görüşmelere ertelendi .
19 mayıs – 5 haziran 1924 günleri arasında tersane konferansı toplandı . türk ve Ingiliz delegelerinin katıldığı  bu konferansta sorun çözüme kavuşturulamadı . hatta Ingilizler , hakkari'nin kendilerine bırakılmasını istediler.
Tersane konferansı'nda sorun çözülemeyince milletler cemiyetine başvuruldu . burada da sorun çözülemeyince  uluslar arası sürekli adalet divanından görüş alındı . fakat bu uluslar arası kurumlar , Ingiliz hükümetinin etkisi altında bulunduğu için alınan kararlar  de Ingilizlerin beklentileri  doğrultusundaydı .  türk tarafı musulu gerekirse savaş yoluyla almayı planlıyordu . bu doğrultuda hazırlıklar sürerken doğu anadolu'da şeyh sait isyanı çıktı  iç ve dış sorunların yoğun olarak yaşandığı bu günlerde türk hükümeti, ayaklanmanın bastırılması sürecinde yıpranan orduyla savaşmanın doğru olmadığını düşünerek Ingiltere ile uzlaşma yoluna gitti . 6 haziran 1926'da Ingiltere ile anlaşma yoluna gidildi.
Yapılan Ankara  antlaşmasına göre ; 
Musul ırak'a bırakılacak 
Buna karşılık Petrol ürünlerinden  elde edilecek gelirin % 10 u 25 yıl süre ile türkiye'ye verilecekti . Türkiye bir süre sonra , Musul petrollerinden elde edeceği gelirden 500 .000 ingiliz lirası karşılığında vazgeçti .
Dış borçlar sorunu 
Osmanlı devleti ilk olarak kırım savaşı sırasında 1854 yılında ingiltere'den dış borç almıştı . zamanla Avrupalı devletler, yüksek faiz oranları ile Osmanlı devletine dış borç vermeye devam ettiler . 1881 yılına gelindiğinde  Osmanlı devleti aldığı borçları ödeyemez hale geldi. Alacaklı devletler 1881 yılında düyun-u umumiye  idaresini kurarak Osmanlı devletinin gelir kaynaklarına el koydular . bu durum lozan anlaşması  sırasında da ele alındı . Türkiye osmanlı borçlarının kendi payına  düşen kısmı olan 84. 597.495 altın lirayı ödemeyi kabul etti.bu pay , toplam Osmanlı borçlarının 2/3'si kadardı.

1930- 1938 YILLARI ARASINDA DIŞ POLITIKADA YAŞANAN SORUNLAR 
Bu dönemde dış politikadaki sorunlar daha çok ikinci dünya savaşı tehlikesinin hızla yükselmesine bağlı olarak gündeme geldi.

Milletler cemiyetine giriş 
Wilson ilkelerinden yola çıkılarak Paris konferansında milletler cemiyeti yasası  kabul edildi . bu yasalarla yeni savaşların  çıkmasının önüne geçilmesi ve  barışın korunması  amaçlanıyordu. Lozan antlaşması sonrasında bölge ve dünya barışının korumaya çalışan  Türkiye bu doğrultuda uluslar arası alanda başlatılan girişimlerden  uzak durmadı. 
Türkiye 1928 yılında Sovyet rusyanın desteği ile Avrupa ‘da silahsızlanma konferansına katıldı 
1929 yılında Amerika ve Fransız dış işleri bakanları tarafından oluşturulan ve birleşmiş milletler teşkilatının paralelinde çalışacak olan briant-kellog  paktını imzaladı 
Milletler cemiyeti , ABD ve italya'nın teşkilatın çalışmalarından dışlanmaları üzerine Ingiltere ve fransanın etkisinde kaldı .  özellikle teşkilata üye olan 40 devletten 27 si eskiden müttefik olan devletlerden oluşuyordu . Ingilizler ve sömürgelerine genel kurulda 6 oy hakkı verilmişti. Bu nedenle de Ingiliz çıkarlarına aykırı olabilecek kararların genel kurulda kabul edilmesi oldukça zordu.
Türkiye bu cemiyete 1932 yılında Yunanistan ve ispanya'nın çağrısı üzerine  43 üyenin oy birliğ ile kabul edildi . dünya barışını sağlamak amacı ile kurulan milletler cemiyeti , büyük devletlerin çıkarlarına  hizmet eden bir kuruluş haline geldiği için asıl amacı olan barışı sağlama konusunda başarısız oldu. 
Türkiye, 1935 yılında da uluslararası adalet divanına üye oldu .

Balkan antantı'nın  kurulması 
Balkan savaşlarından sonra balkan devletleri arasında bir güvensizlik ortamı doğmuş , bu koşullar birinci dünya savaşından sonra da değişmemişti . 1930'lu yıllarda  avrupa'da silahlanma yarışı yeniden başladı . Italya'da ve almanya'da iktidara gelen iki lider dünya barışını tehdit etmeye başladılar . mussolini italya'yı Akdeniz ve balkanlarda etkin kılmak isterken hitler almanya'yı doğu avrupa'da etkin kılarak birinci dünya savaşının intikamını almaya soyunmuştur. Bu koşullarda önce Türkiye ile  Yunanistan  1933'te bir araya gelerek sınırların değişmezliği esasına dayanan dostluk anlaşması  imzaladılar. Böylece Türkiye hem batı sınırını  güvenlik altına aldı  hem de bölgesel barışın sağlanmasına öncülük etti . 
Türkiye ve yunanistan'a Romanya ve Yugoslavya da katılınca 1934'te balkan antantı imzalandı . bu dört devlet aralarındaki sorunları erteleyerek saldırmazlık  ve dostluk anlaşması  imzaladılar. Antanta , ege denizine çıkmak isteyen  bulgaritan ile italya'dan çekinen Arnavutluk katılmadı .  balkan antantı'nda şu  hükümler  kabul edildi :
Türkiye Yugoslavya  , Yunanistan ve Romanya kendilerinin ve  tüm balkan sınırlarının güvenliğini karşılıklı olarak güvence altına alırlar. 
Taraflar , anlaşma ile belirlenen çıkarlarını bozabilecek tehditler karşısında  alınacak önemler konusunda aralarında görüşme yapmayı yükümlenirler.  Balkaqn antantı'na katılan devletler , bu ittifaka katılmayan balkan devletlerinden herhangi birine karşı birbirlerine haber vermeden hiçbir eylemde bulunmamayı , herhangi bir yükümlülük altına girmemeyi kabul ederler. 
Türkiye'nin kurtuluş savaşı süresince en çok  çarpıştığı Yunanistan  ile balkan antantı'nda yer alması  dış politikasını kin ve düşmanlığa değil , komşularıyla  barış ve güven içerisinde bir arada yaşama ilkesine dayandırdığının göstergesidir.

Montrö boğazlar sözleşmesi 
Boğazlar sorunu  yeni bir sorun değildi 1830 lardan itibaren Osmanlı devletinin sınırlarına aşarak uluslara arası  bir sorun haline gelmişti. Birinci düny a savaşının
Sonunda itilaf devletleri boğazlara yerleştiler lozan antlaşmasından türküyenin bütün çabalarına rağmen  boğazların her iki yakasında 25 kilometrelik askerden arındırılmış  bir bölge bulunacaktı.bu durum türkiyenin  egemenlik haklarına aykırı olduğu gibi  güvenliğide tehdit ediyordu   1933 yılından itibaren  avrupada silahlanma yarışının artmasının üzerine  Türkiye milletler  cemiyetine  baş vurarak  devletler bu talebe karşı çıktılar.savaş hazırlığı yapan Italya ve Almanya avrupada güvenliği tehdit ediyorlardı Italya habeşistana saldırırken almanyada ren bölgesine girdi.
Türkiyenin ısrarlı baş vurularına balkan devletleride destek verdiler.
Italya dışında diğer devletler  boğazların durumuna görüşmeyi kabul ettiler.
Isviçrenin montreux (Montrö) kentinde konferans çalışmalarına başlandı.
20 temmuz tarihinde tamamlanan çalışmalarda şu kararlar alındı:
.boğazlar komisyonu görevini türkiyeye devredecek,
.türkiye boğazları istediği kadar silahlandırılabilecek.

Savaş durumunda boğazlardan geçecek savaş gemileriyle ilgili kararı Türkiye verecekti   
Montrö sözleşmesi ile Türkiye boğazlara yeniden egemen oldu.bu gelişme dünya devletler karşısında türkiyenin saygınlığını dahada artırdı.güneydoğuda avrupada
Jeopolitik bakımından önemli bir ülke olan  sınırlandırılmalardan kurtulan Türkiye 
Bölgede güvenlik ve barışın korunmasında sözü geçen devletlerden biri haline geldi.

Sadabad Paktı'nın Kurulması
Italya ve almanyanın saldırgan politikaları dünya barışını tehdit ediyorlardı.
Batı sınırını güvence altına alan Türkiye doğu sınırını da güvence altına almak istiyordu.8-9 temmuz  1937'de Türkiye,iran ırak ve Afganistan tafranda sadabat sarayında bir araya gelerek saldırmazlık paktı başlığını taşıyan anlaşmayı imzaladılar bu anlaşmayı imzalayan taraflar ortak sınırlarını korumayı birbirlerine karşı saldırıya geçmeyeceklerini ortak çıkarlarını ilgilendiren uluslar arası anlaşmazlıklarda birlikte hareket edeceklerine ve birbir lerinin iç işlerine karışmayacaklarına kabul ettiler.

Böylece  Türkiye güneydoğu sınırını güvenlik altına almış oldu.anlaşma 2. dünya savaşı sırasında işlemimni kaybetti.1955te imzalanan Bağdat paktı bu anlaşmanın yerini aldı.
Hatay sorunu 
Iskenderun ve çevresi sancak bölgesi adıyla anılmaktaydı. 30 ekim 1918 ‘de Mondros ateşkes imzalandığı güne kadar Osmanlı toprağı olan sancak önce 
Ingiltere daha sonra Fransa tarafından işgal edilmişti. Kurtuluş savaşı sırasında adana ,urfa Antep, maraşta güçlü direnişle karşılanan Fransızlar 1921 ankara antlaşması ile Hatay ve Iskenderun hariç güneydoğu anadoluyu boşalttılar fakat 1936 yılında  fransı  hükümeti Suriye ile anlaşarak manda yönetimine son vermeyi kararlaştırdı. Suriye ye 3 yıl sonra bağımsızlık hakkı tanınacaktı . Türkiye bu  gelişme karşısında   sancağın Suriye de kalmasına razı  olmayacağını açıklayarak Fransa ve milletler cemiyetinde girişimlerde bulundu. Bu günlerde sancak Türkleri örgütlenerek Fransızlara karşı mücadele yürütüyor. Türkiye'ye heyetler gönderiyordu. Atatürk askeri  hareket için hazırlık yapılmasını isterken başbakan Inönü daha ılımlı hareket edilmesini istiyordu . bu arada avrupada gerginlikte tırmanıyordu.  Türkiyenin dostluğunu kazanmak isteyen Ingiltere türkiyenin  tezlerine ılımlı yaklaşırken yeniden silahlanmaya başlayan Almanya karşısında Türkiye ile düşman olmayı göze alamayan Fransa  daha esnek hareket etmeyi tercih ediyordu.
Milletler cemiyeti 1937'de sacağı iç işlerinde tamamen bağımsız dış işlerinde Suriyeye bağlı 1 ayrı varlık olarak kabul etti bu günlerde Fransız hukumetinin yaptığı hesaplara gore sancakın nüfüsu 219bin idi bu nüfusun büyük bir bölümüde türk ve müslümandı 
Atatürkde bu günlerde Fransız büyük elçisine ben toprak büyütme amacında değilim,
Barış bozma alışkanlığım yoktur ancak anlaşmaya dayanan hakkımızın takipçisiyim onu alamazsam edemem . Büyük meclisin kürsüsünden milletime söz verdim.
Hatayı alcağım milletim benim dedime inanır sözümü yerine getirmesem onun huzuruna çıkamam yerimde kalamam diyerek kararlılını dile getiriyordu üstelik sağlığının bozuk olduğu mayıs1938de mersin ve adanada askeriye birlikleri denetliyerek güney sınırına 30000 kişilik bir askeri birlik yerleştirdi.temmuz ayında Fransa ile Türkiye arasında varılan bir askeri anlaşma ile her 2 tarafında güvenliğinide sağlamak amacıyla sancakta 2500er asker bulundurmaları kararlaştırılırdı.milletler cemiyetinin aldıı karar gereğince Hatay ve iskenderunda seçimler yapıldı 24 ağustos 1938de yapılan seç,imler sonucunda 40 kişilik meclis belirlendi ve 2 eylülde göreve başladı artık Hatay cumhuriyeti kurulmuştu Tayfur sökmen cumhurbaşkanı seçildi hatayda.birbiri ardına türk yasaları kabul edilmeye başlandı.hatayın türkiyeye yakınlaşması üzerine  arap ve ermeni kökenli olanların önemli bir kısmı suriyeye göç etti.23 haziran 1939da türkiyeyle Fransa  hatayın türküyeye katılması konusunda anlaşmaya vardılr daha bu anlaşma onaylanmadan.
29 haziran 1939da Hatay meclisi oy birliği ile aldığı kararla türkiyeye katıldı.

BIR LIDERIN SON GÜNLERI 
MUSTAFA KEMAL ATATÜRKün 57 yıl süren yaşamı siyasi sosyal ve askeri bir çok çalkantılar içinde geçti.kısa sayılabilecek bir ömrü 1 çok dönem,bir çok dönüm noktası sığdırarak adetanefes nefese tamamlandı.askeri siyasi ve sosyal gelişmeler daha önceki konularda anlatıldı.
Atatürk1916da böbrek yangısına tutuldu.
Böbrek rahatsızlığını ömür boyu çekti 1918de rahatsızlığının artması üzerine tedavi amacıyla avusturyadaki karls bada gitti böbrek rahatsızlığından dolayı sonraki dönemlerdede sık sık kaplıcalara gittiği bilinmektedir.1924 yılında ise kroner spazım
Geçirdiği anlaşılmışdır atatürkün siroz hastalığına yakalandığı 1938 yılında anlaşıldı .
Mart ayında insülin tedavisi uygulandı bu günlerde fransadan bu alanda oldukça ün salan dr.fisenger de çağrıldı ve oda türk doktorların tanısını doğruladı.tedavi için mutlak dinlenmesi gerektiği ve deniz havasının iyi geleceği önerildi. Bu işi için savorana yatı satın alındı son günlerinde yakınlarına ölümü istemek bir cesaret değildir;ama ölümden korkmakta bir ahmaklıktır.diyordu
BUNLRI BILIYORMUYDUNUZ?Ney??
Atatürk 1927 yılında cumhur başkanı olarak 7.000 lirası olağan üstü ödenek olmak üzere aylık toplam 12.bin lira maaş alıyordu.1931 yılında 13.186 liraya çıkan maaş 1938de vergi kanununda yapılan değişiklikle 9.078 liraya düştü öldüğünde iş bankası emekli hesabında 19.566 lira tasarruf hesabındada 53.453 lira bulunuyordu.
Bunların yanında biriktirdiği maaşlarıyla orman çiftliği gibi silifkede,yalovada,tarsusda çiftlikler  almıştı.154.729 dönüm araziden oluşan mal varlığını 1937 yılında hazineye bağışladı.

263
0
0
Yorum Yaz